Haçlı Seferi ve Antakya’nın İşgali

XI.yüzyılın son yılları,  Avrupa ve Bizans için oldukça zor geçiyordu. Gerek siyasi, gerek ekonomik bakımdan gerçek bir buhran geçiren Avrupa; sıkıntılarının sona ermesi için yeni yollar aramaktaydı. Aynı yıllarda Türk fetih hareketleri başta Bizans olmak üzere tüm Batı dünyasını tehdit etmekteydi.

Müslüman Türk ordularının Bizans’ı ortadan kaldırıp Avrupa’ya açılmaları artık an meselesiydi. Bu tehdidi gayet iyi algılamış olan Bizans, uzun süredir Avrupa’dan askeri yardım istiyordu. Sonunda papalık, hem tüm Hıristiyan aleminin, hem de Bizans’ın dertlerini bitirecek bir yol buldu: Avrupa’nın eli silah tutan tüm erkekleri hep birlikte Müslüman aleminin üzerine yürümeliydi. Böylece zengin Doğu aleminin tüm geliri Batı’ya akabilir, verimli İslam topraklarında kurulacak Hıristiyan devletleri sayesinde de Türk ilerleyişi durdurulabilirdi. Dahası  bu  şekilde Batı kilisesi de Bizans kilisesine boyun eğdirebilirdi. Ancak kilise tüm gerçek maksatlarının üzerini örttü ve kutsal şehir Kudüs’ün Müslümanların elinde bulunmasının Hıristiyanlık için bir utanç olduğu bahanesiyle cahil ve bağnaz Hıristiyan halkları hep birlikte Müslüman dünyasına yürütmeyi denedi. Bilinçli (!) her Hıristiyan, Kudüs şehrini gaddar putperestlerden(!) kurtarmak için üzerine düşeni yapmalıydı. Bu hareketi organize etmek maksadıyla çeşitli toplantılar yapıldı ve 1095 Kasım ayında Fransa’nın Clermont şehrinde yapılan toplantıda Papa II.Urbanus kesin olarak “Haçlı Seferi” çağrısı yaptı. Bu isim; tarih boyunca Hıristiyan Batı’nın, Müslüman Doğu’ya yapacağı her hareket için kullanılacaktı.

Papalığın çabaları sonuç verdi. Sayıları bizzat haçlı tarihçilerince yüz binlerle ifade edilen kalabalık Hıristiyan toplulukları Kudüs’ü kurtarma sloganı ve “Tanrı böyle istiyor!” çığlıklarıyla yollara döküldü. Bizans’ı dahi dehşete düşüren bu kalabalıklar sayıca az Türk ordularına üstün geldi.

Genç Türkiye Selçuklu Devleti’nin genç hükümdarı Sultan I.Kılıç Arslan, etrafındaki Müslüman Türk komutanlarıyla beraber haçlı ordularına gerek meydanlarda; gerekse gerilla savaşıyla ağır kayıplar verdirmişti. Ancak  Türklerin tüm başarıları, haçlıların Anadolu’yu baştan başa çiğneyip Antakya önüne gelmelerini engellemeye yetmedi.

O sırada Antakya, Yağıbasan adlı Türk valisi tarafından idare ediliyordu. Şehirde çok sayıda Ermeni ve çeşitli milletlerden Hıristiyan da mevcuttu. Yağıbasan Bey, haçlılar  henüz Antakya önüne gelmeden önce; savunmaya hazırlık yapmak adına şehir halkını kale önünde hendek kazma işinde çalıştırıyordu. Bu işi Müslüman ve Hıristiyan ahali nöbetleşe yapıyorlardı. Ermenilerin hendek kazdığı bir günde Yağıbasan Bey şehir kapılarını kapatarak Ermenileri dışarıda bıraktı. Buna kızan Ermeniler bunun sebebini sorunca Yağıbasan: “Size güvenmiyorum. Zira haçlılar gelince siz bize karşı onlarla işbirliği yapacaksınız” cevabını verdi. Ancak dışarı çıkardığı Ermenilere; onların ailelerini savaşın sonuna kadar koruyacağına dair söz verdi ve Antakya’da bulunduğu süre içerisinde de sözüne sadık kaldı.

Haçlılar Antakya’yı yedi ay boyunca kuşattılarsa da sonuç alamadılar. Ancak Firuz adını taşıyan zırh ustası bir Ermeni, Müslümanlara ihanet ederek haçlılarla gizlice anlaştı ve bir gece vakti şehrin surlarından haçlılara ip merdivenler attı. Gece vakti şehre giren haçlılar, çoğu uykuda olan Selçuklu askerlerini ve Müslüman halkı gafil avladılar. Zamanın en büyük ve kalabalık şehirlerinden olan Antakya’da bulunan tüm Müslümanlar acımasızca kılıçtan geçirildi. Yağıbasan Bey ise, haçlı işgalinin henüz ilk saatlerinde yatağından fırladıysa da; haçlıların şehri tamamen işgal ettiklerini zannederek paniğe kapıldı ve şehri alelacele terk etti. Ancak yolda aklı başına geldi ve ailesini, dahası Antakya’daki tüm Müslümanları haçlı kılıçlarına terk ettiğinin farkına vardı. Büyük bir üzüntü içerisinde ağlamaya ve üstünü başını paralamaya başladı. Sonunda bu büyük üzüntüyle atından düştü. Henüz ölmemişti. O sırada ormana odun kesmeye giden ve  Antakya civarındaki köylerden birinde oturan bir Ermeni oduncu, can çekişen Yağıbasan Bey’i tanıdı ve hemen baltasıyla kafasını koparıp Antakya’yı henüz işgal etmiş olan haçlılara götürdü. Şehir de böylece haçlıların eline geçti.

* İbnü’l-Esir, El-Kamil fi’t-Tarih adlı eserinden

Muhammed Said Güler

 

Follow @dostsozusitesi