Hayat ve Sinema

hayat ve sinema

Bir yüksek tepeye çıkıp yeryüzü ve gökyüzünü temaşa ettiğimizde göze hoş gelecek bir görüntüye şahit oluruz. Bu görüntü ile güzel bir fotoğraf karesi oluşturulabilir. Eğer bu manzarayı saatlerce seyredersek o zaman bulutların hareket etmesi, güneş ışınlarının yoğunluğundaki değişme,rüzgârların ağaç yapraklarını ve çiçekleri sallayışı, denizlerin dalgalanmaları, kuşların uçuşu gibi hareketlere şahit oluruz. Donuk bir fotoğraf karesi değil, bir değişim, bir hareketlilik vardır artık.

İşte sinema bize bu hareketliliği, bu değişimi gösterir. Dünyamız da hayatımız da hareket halindedir. Sinema hayattaki hareketi perdeye yansıtır. Peki sanat nedir ve nedir hayatı ve sinema sanatını anlamlı kılan? Bir manzaraya bakarken ve günlük hayat yaşanırken ne düşünülür? Ne hissedilir? Şekle mi yoksa mânâya mı dikkat edilir?

İnsanların çoğu görünene bakar. Bir güzel manzarayı seyrederken “Ne kadar da güzel!” denir. Görünenin estetik güzelliğine hayran kalınır. Peki bu yeterli midir? Mânâya ulaşamamış ama çok konuşmasını bilen bir insan, hayat hakkında saatlerce konuşabilir. Mânâyı anlatmayan sinema filmi birkaç saat boyunca sürükleyici bir hikayeyi seyirciyi hayran bırakacak şekilde anlatabilir. Ama o çok konuşan adam da, o mânâya kapalı sinema filmi de görünüşün ötesine geçemez. Ya görüneni süslü püslü, gösterişli bir şekilde anlatır ya da onun mânâsına tamamen zıt bir mânâ verir ve hakikati yanlış gösterir.

Ancak insan hayatı da, sinema sanatı da mânâya-hakikate açık hale gelebilir. O zaman insan kendini tanır ve sinema filmi de gerçek insanı ve gerçek hayatı anlatır. Yunus Emre’nin ilmi bilmekten kastın Hakk’ı bilmek olduğunu dile getiren sözlerine baktığımız zaman görürüz ki; Hakk’ı bilen yaratılış gayesini bilmiş olur. Yaratılış sebebini bilen kendini tanır. Kendini tanıyan ise hayatı, olması gerektiği şekilde anlamlandırır. O zaman ise görünen ile yetinmez, mânâya da bakar. İnsan nefsten ibaret değildir. Ruhu vardır. Ruh; iman, ibadet, zikir gıdalarını almadığı takdirde zehirlenir. Zehirlenen ruh, nefse mağlup olur. Nefs ise mânâya pek bakmaz. Baksa da sapkınca mânâ verir. İşte manzaranın güzelliğini seyredip hayran kalan nefstir. O manzaranın ardındaki hakikî mânâyı kavrayan ise ruhtur. Bu mânânın kavranması için iman gerekir. İman ise tefekkürü getirir. Ve tefekkür olmadan gerçek sinema olamaz.

Sinema yazarı Enver Gülşen:

“Kapitalizmin bize gerçekmiş gibi sunduğu şeylerin hepsine yönelik bir alternatif oluşturmakla başlamalıyız. Göz boyayan şeylerin gizlediği perdelerin ruhumuzun hakiki ihtiyaçlarıyla aramıza girmesine engel olmakla başlayabiliriz… Sanatçının asıl görevi budur zaten. Sinema, hakikat üzerinde bitip tükenmek bilmeyen bir yolculuk olarak algılanmalı ve yönetmeni de o yolculuk üzere olmalıdır. Yemek, içmek, cinsellik vs… Bunların hepsi insanın “istekleridir” ve ruhla değil nefsle ilişkilendirilmelidirler. İnsanda, varolma ve yaratılma sebebini taşıyan şeyler değildir bunlar. 

“Hakikat yolundaki sinema, (nefsle ilgili olan) doymak doymamak meselesiyle değil, (ruh ile ilgili olan) derinleşmek ve yükselmek birlikteliğiyle ifade edilir.”

Follow @dostsozusitesi