Tasavvuf ve Mevlana

mor beyaz çiçek

Tasavvufun temel kaynağında aşkı görmekteyiz. Tasavvuf ehli insanlar Allah’ı anlamak ve O’na yakın olabilmek için temiz bir kalbe sahip olmuşlardır. Tasavvufta “veli” kavramı vardır. “Veli” terim olarak dost anlamındadır. Tasavvufta ise “Allah dostu”nu ifade eder. Veli kelimesinin çoğul hali “evliya”dır.

Tasavvuf ehli olmak için tasavvuf ilmine sahip olmak yetmez. Bu yolda nefsi terbiye etmek de gerekir. Nefsini terbiye edip Allah’tan gelecek ilhamlara hazır hale gelen veliye, Allah’ın izni ile gayb (bilinmeyenler) kapısı açılır.  Bu yolda ilerleyenler, o kapıların teker teker açıldığını görürler. Veli, her ilerleyişinde yeni bir kapıya varır ve bir önceki makamı geride bırakır. Örneğin, bazı makamlarda sık sık zikir yapılırken, bazı makamlarda ise veli, Kur’ân’-ı Kerîm okumaktan ziyade, tefekkür eder. *

Mevlana Celaleddin Rumi de bir tasavvuf insanı ve ehl-i aşktır. Mevlana Celaleddin Rumi’de dünyada nefes alan herkesi içine alan bir hoşgörü vardır. Mevlana insanlara insanlık yönleriyle şefkatli davranır, onları hor görmez, onlara eziyet etmez, onlar arasında adil davranırdı. Kötü durumlar karşısında Mevlana’nın hoşgörüsü “mânen hasta olan insanlara iyi davranma ve onların kurtuluşları için sabırla çalışma” şeklinde anlaşılmalıdır. Yoksa Mevlana, Allah’a isyan etme, iman esaslarını kabul etmeme, günahlara girme, kul hakkı yeme gibi durumlara rıza göstermezdi. Zaten Mevlana bu bahsettiğimiz kötü fiillerin terk edilmesi için çalışmış, bu kötü fiillerin terk edilmesinin yollarını eserlerinde göstermiştir. Dolayısıyla Mevlana’nın hoşgörüsünü “İslam’dan başka dinleri, günahları, kul haklarını, adaletsizlikleri beğenme, kabul edilebilir görme” olarak anlamak Mevlana’nın hayatını ve sözlerini inkar etmek demek olur.

Mevlana “Ben yaşadıkça Kur’an’ın bendesiyim (kölesiyim). Ben Hz. Muhammed’in (Sav) ayağının tozuyum. Biri benden bundan başkasını naklederse, ondan da bizarım, o sözden de bizarım, şikâyetçiyim.” demiştir ve dolayısıyla eserlerinde aşkı anlatırken aslında maşuğunu, yani Allah’ı anlatmış, Allah’ı anlatırken de O’nun dini olan İslam’ı göstermiştir.

Mevlana’daki bireyin insan-ı kâmil olabilmesi önemli bir konudur. Mevlana, Mesnevi-i Şerif’inde insanda bulunması gereken hasletleri anlatıp bu özelliklerle donanmayı tavsiye ederek insanın nasıl kâmil bir hale gelebileceğinin yolunu gösterir.

Mevlana, insanı diğer varlıklardan ayıran önemli bir özelliğe dikkat çekmektedir: Akıl. Mevlana’nın “altın taç” olarak nitelendirdiği, insanın günlük hayattaki işlerini düzenleyen akıl, nereye gidilirse gidilsin bir anahtar, mutlak hakikati tecrübe etmede ise kilit gibidir. Ancak akıl metafizik sahada yetersiz kalır. Yani Mevlana’ya göre insan, akıl ile metafizik bilginin kapısını açar. Ancak oraya aşk ile girilir.

Mevlana’nın aşkına bakacak olursak; ondaki Allah aşkı çok derindir. Bir kudsi hadis vardır: “Ben gizli bir hazine idim. Bilinmeyi sevdim. Beni bilsinler, tanısınlar diye mahlukatı yarattım.” Allah, insanı yaratmış ve insan, Allah’ın isteği ve izni ile Rabbini tanımıştır. İşte insanın yaratılış gayesi Sahibini tanımaktır. Demek ki; Allah’ı tanımaktan daha önemli bir mesele yoktur. Öyle ise insandaki gerçek sevgi, sevgiyi yaratan ve insanı seven Allah’ı sevmek olmalıdır. Sevginin ileri safhası ise aşktır. Bunun için tasavvufta esas olan ilahi aşktır.

Mevlana’nın Allah’a olan aşkını en güzel kendi ölümünü yorumlarken görüyoruz. Mevlana ölmeden önce kendi ölüm gününe “Şeb-i Aruz” diyor. Yani “Düğün Günü”. Mevlana kendisinin ölüm gününü, Allah katında yeni bir doğuş ve Sevgiliye (Allah’a) olan özlemin sona erdiği gün olarak nitelendiriyor.

Dolayısıyla “Gerçek aşk, insan ruhunun Allah’a karşı özlemidir.” **

 

Okan Cömert

 

*  Ceyhun Aksaç

** Emine Yeniterzi

 

Follow @dostsozusitesi